İçeriğe geç

Çerez tercihleriniz

Sitemizin güvenli çalışması için zorunlu çerezler kullanıyoruz. Onay verirseniz gömülü video ve harita içerikleri ile (kullanılıyorsa) ziyaret istatistikleri için ek çerezler de kullanılır. Tercihinizi dilediğiniz an sayfanın altındaki "Çerez tercihleri" bağlantısından değiştirebilirsiniz. Çerez Politikası

TÜRGEV bünyesinde · 2014'ten beri

Teknoloji- Değer İlişkisi- Dr. Tuba Nur Umut

İhtisas programımız dahilinde düzenlenen tez sunumlarımızın 2018 güz dönemindeki açılışı, halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak bulunan Dr. Tuba Nur Umut tarafından, “Teknoloji-Değer İlişkisi” başlıklı doktora…

5 Ağustos 2019

İhtisas programımız dahilinde düzenlenen tez sunumlarımızın 2018 güz dönemindeki açılışı, halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak bulunan Dr. Tuba Nur Umut tarafından, “Teknoloji-Değer İlişkisi” başlıklı doktora tezi üzerine gerçekleştirildi. Dr. Umut, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile birlikte Ahmet Yesevi Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri bölümündeki lisans eğitimlerini tamamlamasının akabinde Mısır Hükümeti Dil Bursu kapsamında 2008-2009 yılları arasında Kahire Üniversitesi’nde tamamladığı dil eğitimini, 2009’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Tarihi alanında başladığı bütünleşik doktora programı esnasında TÜBİTAK yurt dışı doktora araştırma bursiyeri olarak 2012-2013 yılları arasında Columbia Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunmasını kapsayan, etkileyici ve ufuk açıcı bir eğitim ve araştırma geçmişine sahip. İhtisas öğrencileri ve misafir dinleyicilerin istifadesine sunulan ve Dr. Umut’un konuya hakimliğiyle göz dolduran çalışmanın genel çerçevesini elimizden geldiğince okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.

Dr. Umut’un çalışmasının üzerinde temellendiği teknoloji felsefesi, felsefenin bir kolu olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında teşekkül ediyorken, Dr. Umut, çalışmasında tarih boyunca teknoloji felsefesine değin geliştirilen farklı tutumların izini sürmek adına Antik Yunan ve Roma, Orta Çağ düşüncesi ve bilim devrimini takip ederek Batı düşüncesinde ortaya konan yaklaşımları ele alıyor. Antik düşüncede ve mitolojide tekhnê olarak yer alan, Orta Çağ’da ars ve sınaat ile karşılanan ilgi odağımız, bilimsel devrimle “teknoloji” halini alarak bir felsefi problem haline geliyor. Tekhnê’den teknolojiye uzanan söz konusu dönüşüm, düşünmekle tanımlanan homo sapiens’tan üretmekle tanımlanan homo faber’e, alemle temaşaa üzerinden kurulan ilişkiden üretim üzerinden kurulan ilişkiye uzanan dönüşümlerle eş zamanlı ve bağlantılı olarak gerçekleşiyor. Bu dönüşümler, düşünce alanında modern teknolojinin olumlanması ve sunduğu iyi yaşam idealleriyle belirleyici konum kazanmasından başlayarak, daha sonradan fenomenolojik, varoluşçu, eleştirel, feminist, pragmatik vd. ekoller çerçevesinde geliştirilen eleştirel yaklaşımlar şeklinde yansıma buluyor.

Klasik felsefenin temeli olarak görülen mitolojide tekhnê kavramı bağlamında oluşturulan anlatılar, Dr. Umut’un çalışmasında Hephaistos, Prometheus, Pandora ve Daedalus mitleri üzerinden ele alınıyor. Bu mitlerde görülen ortak tutum, teknolojiye atfedilen müphem karakter doğrultusunda çekimser bir yaklaşım ve ahlak denetim ihtiyacı olarak özetlenebilir. Söz konusu müphem karakter, mitlerde teknolojinin tanrısal bir bilgi olarak fayda sağlayan ve medeniyet kuran bir unsur olmasıyla beraber, insanı kibre sürüklemesi ve tanrılara kafa tutmaya yönlendirmesi, savaşlara ve bir arada yaşama becerilerinin yitirilmesine sebebiyet vermesiyle de ele alınmasıyla ortaya konuyor. Mitlerde teknolojinin adalet ve tevazu olmaksızın ve ölçüsüzce kullanımının felaket ve bozulma kaynağı olarak görülmesi, bu müphem karakterin ahlak ile kontrol altına alınabileceği önermesini sunuyor.

Antik felsefede ise teknoloji, kozmostaki varlık ve bilgi hiyerarşisi uyarınca ontolojik sınırlara tabi bir unsur olarak yer alıyor. Hiyerarşide teorik bilgi derecesinde bulunan teknoloji, üretim noktasında daha üst derecedeki pratik bilgiden alınan ontolojik, metafizik, politik ve ahlaki kısıtlara bağlı kılınıyor. Öze değil forma dair müdahale ve dönüşümler sunması yönüyle tekhnê, neyin nasıl üretileceğine cevap verebilirken, bu üretimin niçin yapılacağı ve üretilenin nasıl kullanılacağı bilgilerine sahip değildir ve bu bilgiyi ahlaktan ve pratik alandan alması gerekir. Bu yaklaşıma paralel olarak, Platon ve Aristo’da teknisyenlerin vatandaş sayılmaması gibi politik ve sosyal olarak da teknolojik üretimin sınırlarının çizildiğini görüyoruz.

Orta Çağ felsefesinde dini düşüncenin felsefeyi yönlendirmesiyle uyumlu olarak, Orta Çağ düşünürlerinde teknolojiyi dini değerlerle sınırlandırma yönünde bir tutum görülüyor. Kutsal ile ilişkilendirilen ars/sınaa, üretimin tanrısal ve dini bir aktivite olarak görülmesiyle uyumlu olarak hiyerarşide daha yüksek bir konuma kavuşurken, teknolojik üretime olumlu yaklaşımın kabul görmesi teknik ilerlemeleri mümkün kılıyor ve bu üretim, lonca teşkilatları aracılığıyla tekhnê ve ahlakın ilişkilendirildiği bir düzlemde sürüyor.

Bilim devrimiyle gelen yeni doğa felsefesinin sağladığı imkanlar ise maddenin mekanize olması ve anlamdan sıyrılmasına yol açıyor. İnsan bedeni de dahil olmak üzere tabiatın bir parçası ve madde olan her şey mekanik olarak algılanıyor ve tekhnê’nin konusu kapsamına alınıyor. Bu anlayış, ontolojik sınırları kaldırarak tabiat, madde ve insanı müdahaleye açık hale getirirken ahlak çerçevesi ve sınırları ortadan kaldırılıyor. Ahlakın objektif zemininin yok olması ile dini düşüncenin zayıflaması, ahlaki ve dini korumaları geçersiz kılıyor. Söz konusu süreçte evrim teorisin de desteğiyle insana yönelik manipülasyon mümkün hale geliyor; zira değişen ontolojik yaklaşım uyarınca bütünlüğün bozulması veya zarar görmesi ihtimali ortadan kalkıyor. Geçirdiği dönüşüm sonucu Batı düşüncesi gelişmeye karşılık anlamsızlaşma ikilemiyle yüzleşiyor. Baconcı zihniyetin bilmek için bilgi yerine fayda için bilgi anlayışının kabul görmesiyle hakimiyet kurma amacı öne çıkarken, bu süreçte zengin ve soyluların teknolojiyi desteklemesi ve Royal Society gibi resmi kurumların kurulması gibi sosyoekonomik koşullar, bu dönüşümü süreklileştiriyor.

Bu tabloda değerler ve ahlaki ilkelerin nereden temin edileceği sorusu gündeme geliyor ve çeşitli düşünürler tarafından insan duyguları, tarih tecrübesi gibi öneriler sunuluyor. Objektif zeminin ortadan kalktığı bu durumda değerlerle yeni ilişkinin nasıl kurulacağı problemi ve ahlak krizine karşılık teknolojinin pratik faydaları, teknolojinin müreffeh yaşam ideali ile karakterize olan iyi yaşam tekliflerinin kabul görmesine ve buna bağlı yeni bir ahlaki zemin oluşturmasına yol açıyor. Görünürdeki gelişme ve faydalara rağmen 1700’lü yıllar, teknolojinin olumsuz sonuçlarına işaret edilmesine, teknolojinin sorgulanması ve eleştirilmesine sahne oluyor. Bu eleştiriler özellikle insan ruhunun tahrip edilmesi ve teknolojinin aşırı sonuçlarının sebep olduğu yıkım gibi argümanlar üzerine kurulan ve Frankenstein ve Faust gibi örnekler veren romantik edebiyat akımları ile ekonomik ve insani sorunlar üzerine kurulan işçi hareketleri şeklinde tecessüm ediyor. Bu sürecin devamında I. ve II. Dünya Savaşları ve özellikle atom bombası tecrübesinin yaşanması, iyimserliğin sonunu getirerek köklü bir dönüşüme sebep oluyor. Çevre ve sağlık sorunları, nükleer felaketler, genetik araştırmaların kontrolsüz sonuçları gibi problemler, 60’lı ve 70’li yıllarda teknolojinin değerlere tabi tutulması talebinin ve teknoloji felsefesinin doğuşuna yol açıyor.

Buraya kadar arka planını sunduğumuz çağdaş teknoloji felsefesi ise, ampirik verilere dayanan ve teknolojinin aşılamayacak bir engel, varlık ve düşünce alanına tahakküm eden ve alıp başını giden bir bütün olmadığı, yönlendirilebilir olduğu varsayımlarını içeriyor. Çağdaş felsefe kapsamında yer alan varoluşçu ekol, teknolojiyi kutsalın ortadan kaldırılması ve indirgemecilik ile bağlantılı olarak derin tecrübeyi engellemesi bağlamında ele alıyor. Fenomenolojik yaklaşım ise teknolojinin dünya ile kurulan ilişkiyi, algı ve deneyimleri dönüştürmesi, gerçekliğin kimi yönlerini güçlendirirken kimi yönlerini zayıflatması üzerinde duruyor. Eleştirel teori, teknolojiyi kapitalizm, kitle kültürü ve kültür endüstrisinin yaygınlaşması, aydınlanmacı araçsal rasyonalitenin yayılması ve hakimiyeti açısından değerlendiriyor. Pragmatizm, diğer yaklaşımlardan farklı olarak insan deneyimini dönüştüren teknolojiyi felsefi dikotomilerden çıkararak ele alıyor. Feminist yaklaşım ise teknolojiyi maskülen egonun amaçlarının araçsallaştırılması, hakimiyeti ve kadınlar üzerindeki olumsuz etkileri bağlamında eleştiriyor.

Çağdaş felsefede farklı ekollerin ortak olarak ele aldığı temel tartışma alanlarından biri olarak teknolojik determinizm tartışması, teknolojinin insan özerkliğini engellemesi; teknolojinin sosyal yapı tarafından belirlenmesi ve aynı ontolojik düzlemde bulunan teknoloji ve insanın birbirini belirlemesi görüşlerini içeriyor. Teknolojinin değer-yüklülük ve değer-nötrlük tartışmasında ise teknolojik araçların üretilmeleriyle bir değer yüklenmeleri ve üretimde nötr olan araçların kullanılmalarıyla bir değer yüklenmeleri argümanları yer alıyor. Teknolojik ayar tartışması, teknolojik problemlerin daha çok teknolojiyle çözülebileceği varsayımının politik, ahlaki ve insani problemlerin de teknolojiyle çözülme çabasına evrilmesini ele alıyor. Teknolojik buyruğa karşılık ahlaki buyruk tartışması ise teknolojik mümkünlüğün kendini dayatması ve sorgulanmadan uygulamasının kaçınılmazlığını masaya yatırıyor.

Dr. Umut’un tezinin son bölümü, teknoloji çağında değerleri etkin kılma sorununa önerilen çözümleri ele alıyor. Heidegger’in varlığın gizlenen boyutlarının ifşası için otantik tercihlere dönüş önerisi, tekhnê ile yakın bir alan olması yönüyle önce bir kurtuluş imkanı olarak sanata yöneliyor ve sanatın farklı bir tasavvur sunacağını öngörüyor. Ancak sanatı bu kurtuluş için yeterli görmeyerek, ontolojik dönüşümü takiben ahlaki dönüşümü sağlayacak tek kurtarıcının bir Tanrı olduğunu öne sürüyor. Habermas’ın demokratik katılımla değerleri etkin kılma önerisi, inşai teknoloji anlayışı üzerine kuruluyor. Hans Jonas’ın sorumluluk ahlakı bağlamında geliştirdiği önerisi ise, çağdaş dünyada eylemlerimizin etkileri bağlamında sorumluluk alanımızın zamansal ve mekânsal olarak son derece genişlemesine karşılık, bu etkileri düzenleyecek ve insanlığın devamlılığını sağlayacak bir ahlaki çerçeveye ihtiyaç duyulmasına odaklanıyor. Küresel teknoahlaki erdem etiği ise, ilkeler belirlemek yerine erdemli karakter geliştirmeyi öngören erdem etiğinin güncel bir yorumu olarak teknolojik eylemleri nasıl daha ahlaklı ve erdemli hale getirebileceğimiz sorusuna eğiliyor.

Bu tabloda önerdiği sınırların referanslarının tanınmaması ve aşkın değerlerin reddedilmesi yoluyla zemini yok sayılan dini düşüncenin etki alanının daraltıldığı ve çözüm önerilerinin dikkate alınmadığı söylenebilir. İnsan tabiatı ve onuru kavramlarının sorgulanması, insanın merkezi tasavvurunun yitirilmesi gibi durumlarla bağlantılı olarak, ancak insan anlayışı üzerine temellendirilebilecek ahlak anlayışının kurulması için öncelikli olarak insan tasavvurunun kurulmasının gerekliliği ortaya çıkıyor.

Züheyra Akçay, Boğaziçi Üniversitesi  Psikoloji Yüksek Lisans, Edep İhtisas Öğrencisi

Paylaş: